Bu Blogda Ara

Erol Evgin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erol Evgin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2014 Pazartesi

Bol kırık çıkıklı bir kese 1

Yıl 1996. Yer İngiltere’nin en güney noktasında, İngiltere gibi olmayan belki tek yer, sıcak, sıcacık insanların oturduğu, şirin mi şirin bir deniz kenti olan Bournemouth’da yemyeşil bir park. Parkta bulunan biz 3 kafadar Türk ve bizlere karşı futbol maçı yapan Güney Kore eşrafından çekik gözlü çocuklar. O gün derler ya günümüzdeyiz; birbirinden güzel paslar, şutlar, şiir gibi oynuyoruz, adeta döktürüyoruz. Ülkemizden yaklaşık 4000 kilometre uzakta bu Koreli çocuklara karşı ülkemizi en iyi şekilde temsil etmeye  çalışıyoruz. Tabii ki öndeyiz ve maçı alacağımız gün gibi aşikar. Akşam için de programımız hazır, zaferimizi kutlayıp bol bol bira içeceğiz. Bir kaç gol sonra maç sona erecek ve evlere duş almaya dağılacağız. Güzel bir günün ardından bizleri bekleyen daha da güzel bir geceye merhaba diyeceğiz. Daha ne olsun diyor insan içinden. Tam ben bu yoğun ve sevecen duygular içerisinde koşup top oynarken, bu centilmenler diyarı diye bilinen ülkede, maçın böyle tamamlanmasını istemeyen anticentilmen bir Koreli, top yerine ayağımı hedef alıp vurmasıyla maç bir anda sona erdi. Bir elektrik çarpması gibi bir kıvılcım ayak parmağımdan tüm vücuduma bir anda yayıldı. Parmak bir anda şişti. Acı belki dayanılmaz değildi ama doktora gitmeyi gerektirmeyecek kadar da az değildi. Hemen maç bitirildi ve hastanenin yolu tutuldu. Hastanenin yolunu tuttuk ileride de bol bol karşılaşacağınız bir cümle olacak, şimdiden alışsanız iyi olur. Sıra beklendi ve beklememize değecek sarışın oldukça güzel sayılabilecek bir ingiliz doktorun önünde buluverdim kendimi. Bir süre konuştuktan sonra öpüşmeye başladık dermişimmmmmm. Nerdee?? Ayak parmaklarımı inceleyip, kontrol ettikten sonra kırık dedi. Sohbet bitti. Daha birbirimizi yeni tanımaya başlamıştık, nereye gidiyorsun demeye kalmadan bir hasta bakıcı gelip ayak parmağımı bandajlayıverdi. Korelinin yaptığı olacak şey değildi. Bir ara gidip dövelim dedik ama bize yakışmazdı. Sayesinde toe kelimesinin ayak parmağı olduğunu da öğrenmiştim. Ona borçlu bile sayılırdım. İngiltere günlerimin geri kalanı artık kırık bir parmakla geçecekti.

90’lı yıllarda, Galatasaray 9.sınıfta okurken, bir kere de sağ elimin yüzük parmağını kırmıştım. Kaleciydim. Tamam panter gibi değildim belki ama kötü olduğum da söylenemezdi. En azından elimden geleni yapardım. Bu uğurda parmağımı da kırmaktan çekinmemiştim bir maç sırasında. Muhteşem kurtarışım sonrası mecburi olarak revirin yolunu tuttum. Ne olduğu oldukça aslında oldukça açıktı. Parmağımın tırnağa yakın olan boğumu düz değildi, aşağı doğru düşüyordu. Yüzük parmağım sürekli 1 rakamı gibi duruyordu. Boğumdaki kemik kırılmıştı. Acı yine dayanılmaz değildi ama tüm bir ömrü 1 rakamına benzeyen bir parmakla geçiremezdim. Yüzük takmak da ileride problem olabilirdi. Revirdeki hemşire annemi arayıp oğlunuzun eli tutmuyor hemen gelin demez mi? Zavallı annem konuşamamış bile ve telefonu yanındaki babama vermiş. Allahtan ben o devirlerde de, en az şimdilerde olduğu kadar akıllı ve olgundum. Telefonu kapıp babama bir şey yok, parmağım kırıldı yalnızca dedim. Babam gelip beni aldı ve biz yine hastanenin yolunu tuttuk. Hastane tarafı komikti aslını isterseniz trajikomikti. Yalnızca sargıladılar. Sargıların içinde parmağımın bırakın sabit durmasını adeta dans ediyordu. Ertesi gün başka bir doktora daha gittik de bir plastik parmaklık sayesinde sabitlediler benim ufaklığı.

90’lı yıllara 2 kırık sığdırmış olmam aslında şaşırtıcı değildi. Tarih ders almazsan tekerrür eder derler. Ben kolay kolay ders almam, alamıyorum, bünyem buna müsait değil. 90’lı yıllardan bir 20 yıl evvel 70’li yıllarda da yaşamış olduğum 2 kırık vakam daha vardır benim. Ufacık tatlı mı tatlı bir bebek olan beni, üstelik bu kadar çok hareketli olduğum biliniyorken yatakta yalnız bırakırsanız olacağı da budur aslında. Bebeğim ben, ne yaptığımın farkında bile değilim. Muhtemelen uyanmış, seslerin olduğu tarafa gitmek istemiş ve bunun sonucu olarak da kendimi yerde sol kolumun üzerinde bulmuştum üstelik kırılmış bir halde. Zavallı ben, kim bilir ne kadar ağlamışımdır. Miş’li geçmiş zaman kullanıyorum çünkü hatırlayamayacak kadar küçüğüm o zamanlar. Neler çektim, neler oldu bilemiyorum ama illaki bende geri dönülmez bir travma yaratmıştır.

Bir sonraki kırık ise daha dün gibi aklımda, canım o kadar acımış anlayacağınız. Henüz 6’lı yaşlardayım ve sürekli sokaktayım. Bizim zamanımız kesinlikle çok daha keyifliydi ve kesinlikle çok daha sahici. Tüm günü arkadaşlarımızla sokakta geçirebiliyorduk ve daha okula bile başlamamıştık üstelik. Yaşadığımız yerin hemen yanında bir bostan-arsa karışımı bir yer vardı. Genelde bütün bir gün bir topun arkasından koşturur dururduk. Bazen de aslında orada olmaması gereken tekerlekli bir taşıma cihazının üzerine çıkıp kayardık. Biz tüm çocuklar ve yanımızda bizden yalnızca bir kaç yaş daha büyük ağabeylerle o cihazı eğimli bir yerin tepesine çıkarır, sonra da üstüne binip aşağıya doğru kayardık. Evet hem de çok keyifliydi çünkü oldukça tehlikeliydi. Risklerden uzaklaşıp, tehlikelerden kaçar hayatım sanki o olaydan sonra başlamış gibidir benim. Yine kasvetli ve gri bir günde cihazın üzerine bindik ve kaymaya başladık. Kayarken ağabeyler tarafından bizlere öğretilen iki temel kural vardır: Sıkı tutunun ve ayaklarınızı tekerleklerden uzak tutun. Evet ben o gri günde oldukça sıkı tutunmuştum. Tüm dikkatimi aslını isterseniz tutunmaya vermiştim. Ne mi oldu? Sizce? Ayağım tekerleklere girdi ve 3 yerinden ayrı ayrı kırıldı. Ağabeylerden birinin beni kucağına alıp, ağlama, ağlarsan seni eve götürmem demesini bugün bile oldukça net hatırlıyorum. Ağlamamaya çalışıyorum ama ne fayda. Sonrasında ki uzun bir dönemi ayağım alçıda Erol Evgin’nin aaahhh bu hayat çeçilmez şarkısını harflerini hafif değiştirerek söyleyerek geçirdim.

Hayatım yalnızca kırıklarla dolu geçmedi aslını isterseniz. Çıkık konusunda da fena sayılmam hani. Kuşadası Kadınlar Plajında siz siz olun kıyıdan denize balıklama atlamayın sakın. Hatta siz siz olun bilmediğiniz hiç bir yerde ne balıklama ne de çivileme atlamayın. Efendi efendi ve yavaş yavaş girin denize. Avşa Adasında denizin hemen kıyısındaki kumlar yumuşaktır ve deniz göreceli olarak çabuk derinleşir. O yaşlarda, ufacık aklım ve sıfır öngörü ile kıyıdan denize üstelik balıklama atlayarak girmek çok havalı gelirdi bana. İyi de yapardım hani. Gereksiz bir kabiliyet ve aptal cesareti birleşirse sonuç pek de iyi olmuyor. Bugün nasıl da aptalca geliyor. O zamanlar gençtik. Havalı şeyler hoşumuza giderdi. Nereden bilecektim ki Kuşadasındaki o atlayış sonrasında bir kez hariç bir daha yüzemeyecektim.

Kızlı erkekli bir grup olarak başımızda bir kaç kendi halinde öğretmenle birlikte sınıf gezisine çıkmıştık. Yollarda nasıl eğlenmiş, nasıl şarkılar söyleyip ne yaratıcı gösterilere imza atmıştık inanın anlatamam. Oldukça hareketli ve eğlenceli geçen bir otobüs yolculuğundan sonra otele varmış, odalara hızlıca yerleşmiş, mayoları giyip kumsalın yolunu tutmuştuk.

Sınıf arkadaşlarım beni ilk defa yüzerken göreceklerdi. O dönemlerde yaptığım en iyi iş yüzmekti. Galatasaray’ın yüzme takımı lisanlı yüzücüsüydüm bir zamanlar. Ayıptır yazması (neden ayıp olacaksa!!) madalyalarım bile vardır benim. Sonrasında önce yine Galatasarayın sutopu takımına seçilmiş sonra ev ile antreman yeri arasında gidip gelmek çok olduğundan Ortaköy’de bulunan ve o zamanların açık ara en iyi sutopu takımına sahip Yüzme İhtisasın sutopu takımına girmiştim. Yüzme de kraldım anlayacağınız. Sonraki yıllarda Galatasaray Adasında yıllarca kürek sporu ile de ilgilendiğimden vücudum da oldukça iyi sayılırdı o yıllarda. Daha ne olsun? İyi, yapılı ve gösterişli bir vücut, muhteşem bir yüzme yeteneği ve zaten doğal yakışıklılığım. İşte ben biraz dahası da olsun dedim. Bu üç alandaki dikkat çekiciliğimi, denize balıklama atlayarak taçlandırmak da istedim. İyi de bok yedim. Vezir olmaya çalışırken rezil oldum. Bu son aptallığım olmadı belki ama hayatımın bundan sonraki dönemine etkisi hep ve olumsuz olarak devam eden bir aptallık oldu doğrusu. Geriye hani bazen insan bakıp da pişmanlık duyduğu olaylar görür ya geçmişinde, benim tüm hayatım boyunca pişmanlığını duyduğum bir kaç olaydan bir tanesidir o akşam üzeri ve sonrasındaki günde Kadınlar Plajında yaşadıklarım. Geriye dönebilseydim o iki günde yaptıklarımı değiştirmek hem de çok isteredim.

Neler mi oldu? Anlatacağım efendim ama hem o konu ve hem de sonrasında anlatacaklarım az sayılmayacak kadar çok. Bu nedenle kırık çıkıklarla dolu anılarıma ufak bir ara veriyorum. Yakında, pek yakında, kaldığımız yerden  devam etmek dileklerimle huzurlarınızdan çekiliyorum. Sağlıcakla ve hem mutlu kalın!

21 Ağustos 2014 Perşembe

İki ayrı gün, iki ayrı konser, tek bir usta

Ellerim gözlerime bugüne kadar hiç bu kadar büyük görünmemişlerdi. Hani sanki bütün vücudum elim özeline indirgenmişti. Oturduğum yerde gülücükler saçarak beni nasıl bilirsiniz sorusuna sanki tüm beni tanıyanlar eli büyüktü, hatta çok büyüktü diyecekler gibi hissedip duruyordum. Nereye koyacağımı bilemediğim ellerimi, sanki milletin dikkatini daha da çekmek istercesine sürekli hareket ettirip duruyordum. Önce birleştiriyor, sonra birbirlerinden ayırarak her birini ayrı ayrı masaya koyuyor, saniye geçmeden tekrar hareketlendirip biriyle kulağımı kaşıyor, diğer teki ile saçımı düzeltiyordum. Elimde değildi, engel olamıyordum kendime. Muhtemelen bir orkestra şefi bile elini benim hareket ettirdiğim kadar hareket ettirmiyordu bir konser sırasında. Çok değil yalnızca bir kaç dakika önce kalabalık bir insan selinin çıkardığı uğultu arasında kulağa oldukça hoş gelen bir müzik başlamış ve bu muhteşem notalar karşısında kalabalık ister istemez belki yalnızca meraktan veya belki de yalnızca öyle yapmaları gerektiğini sanmalarından sessizleşmeye başlamışlardı. Hemen ardından bizlere haydi bakalım diye komut gelmişti.  Haydi bakalım! Gerçekten de bir haydi bakalım bilinmezliğinde ama bir kadar da sıcaklığında yürümeye başlamıştık. Zaten bu yürüyüşümüz ne mutlu bize ki şimdiye kadar hem aynı tatta olmaya devam etti, umarım haydi bakalım tadımız hep böyle devam eder. Sinir bozucu bekleyiş sona ermiş, buna karşılık heyecan bir o kadar daha artmış olarak suratlarda zoraki midir yoksa bugüne kadar hep böyle olduğundan mıdır yoksa aşırı heyecandan mıdır bilemediğim bir tebessüm ile ve oldukça ağır adımlarla adeta dura dura yürümeye başlamıştık. İlk gördüklerim ister istemez en değer verdiklerim oldular. Doğduğum anda ilk gördüğüm, ilk tanıdığım, ilk kokularını duyduğum, her daim eksikliklerini hissettiğim canlar en az benim kadar heyecanlıydılar. Gülerek bana güç veriyorlardı. Ben büyürken, boy atarken, koşarken, düşerken, sınıfları geçerken, bayramlara, doğum günlerinde, yaş alırken bana eşlik eden akrabalar hemen sonrasında fark ettiklerimdi. Sıcak, hem de sıcacıktı yüzleri. Ağlarken, sevinirken hep daim yanımda olan arkadaşlarımın ise bazılarını görebildim o kısa yürüyüşte. Arada bir tek tük göze çarpan iş çevresinden kişiler ve komşularda olmadı değil hani. Bunlar dışında kalanlar ve yalnızca resmi tamamlayan diğer parçalar olarak tanımlayabileceğim grimsi alan ise bütün hayatım boyunca bir ya da en fazla iki kere gördüğüm yabancılar ile bugüne kadar hiç görmediğim hepten yabancı kişilerdi. Gabriel Faure’nin muhteşem Pavane parçasının notaları kulaklarımıza erişirken Mayıs ayının Mayıs ayına yakışmayacak soğukluktaki bir gününde bizler evlilik yolunda ilk adımlarımızı atıyorduk birbirimizin dünyalarına. Neden ellerime o gün bu kadar takmıştım hala hiç bir fikrim yok. Heyecan bu olsa gerek.

Şişli Evlendirme Dairesinde Cuma gününün son nikahını almıştık, üstelik tarih sırf ben ileride unutmayayım diye de 20.05.2005 idi. Bak kaç koca uzun sene geçti gerçekten de hala unutmuş değilim. Eşim gerçekten de işini biliyor. Eşimle düğün yapıp yapmama konusunda önceleri biraz araştırma yapmış, alternatifleri değerlendirmiş, hatta sanatçı olarak kimi düğüne getirebiliriz onu bile konuşmuş ve sonrasında antat kalmıştık; düğün için büyük harcama yapmayalım yerine o parayı başka ihtiyaçlarımız için kullanalım. Ben düğün yapıp muhtemelen kimsenin çok da mutlu olmayacağı, dedikodu yapma fırsatı yakalayacağı bir düğün organizasyonu için para saçma isteğinde değildim. Müstakbel eşimin de aynı fikirde olması nasıl büyük bir saadetti anlatamam. Düğün yerine arayı biraz bulmak ve eşimin muhteşem gelinliği ile daha çok vakit geçirmesine olanak sağlamak adına oldukça şık bir o kadar rafine bir kokteyl düzenlemiştik evlendirme dairesinde. Bugün hala o gün yediklerini konuşanlar mevcut, düşünün o kadar yani. İçkileri biz almıştık ve yok yoktu. Müzikler bile bizim seçimlerimizdi. Ses sistemini bile bizim kurduğumuzu söylemeye sanırım hiç gerek yok. Anlayacağınız sıradan bir evlendirme dairesi organizasyonu değildi. Yer onların ama gerisi bizimdi. Nikah şekeri dağıtmamış yerine sevdiğimiz parçaların yer aldığı (yine bizim yaptığımız) ve üzerinde isimlerimizin ve evlenme tarihimizin olduğu birer müzik cdsi hediye etmiştik. Fotoğrafçılar gırla etrafta cirit atmış  ve durmadan fotoğraflar çekmişlerdi. Daha ne olsun değil mi? Değilmiş efendim. O güne kadar kadınları anladığımı sanırdım meğer anlamaktan hem de çok uzaktaymışım. Meğer eşim aslında düğün istermiş. Bunu bir şekilde anlamam gerekirmiş. Anlayamamıştım.

O günlerde düğünümüz için çağırmayı planladığımız kişi Ferhat Göçer’di. O zamanlarda adı yeni yeni duyuluyordu. İlk albümü henüz çıkmamıştı. O zamanlarda Pizza Pino gibi bazı restoranlarda sahne alıyor, firmaların özel gecelerine katlıyordu. Eşim bir çok organizasyonda onu bir çok defalar kullanmıştı ve bizden çok da para istemeyeceğini düşünüyorduk. Ben ise kendisini çok daha öncelerden tanıyordum. Taaaa Ege Bar’da Turkuaz ile birlikte çıktığı dönemlerden. O zamanlarda bence en iyi dönemleriydi. Bir Münir Nurettin okurdu, sanırsınız üstat özel izinle o geceye katılmış. Ben arya dinlemeyi çok ama çok severim ve Turkuaz grubu bu işte çok ama çok iyi idi. Bir ara iyice Ege Barın müdavimlerinden olmuştum. Eğlenceli güzel günlerdi. Bir kaç kez Turkuaz grubu ve Ferhat Göçer ile aynı sahnede şarkı söylemişliğim bile var, düşünün artık. Doğal olarak ben de düğünümde böylesi bir sesi bulundurmaktan ancak mutluluk duyabilirdim. Sonrasında tabii ne Ferhat geldi ne de zaten bir düğün oldu.

Geçenlerde Harbiye Açıkhava’da önce Erol Evgin’in hemen ertesi günde de Ferhat Göçer’in konserine gittik. Bizim için inanılmaz bir değişiklikti. Düşünün ki yıllar olmuş biz konserlere gitmeyeli ve sanki Açıkhavanın kombinesini varmış gibi iki gün arka arkaya konsere gidiyoruz. Eski yıllarda yol kenarlarına arabaları koyardık, döndüğümüzde şanslı isek arabalar yerinde dururdu. Çoğu kere de çekilmiş olurlardı. Arabasız gitsek taksi bulmak zor olurdu. Sonra sonra biraz uzak da olsa bir otopark bulmuş ve hep oraya koymaya başlamıştım. Yollar değişmiş, eski otoparklar yok olmuştu yine zaman içerisinde. Zaten neler değişmiyor ki. Ülkenin insanı değişmiş yollar değişmiş çok mu ki? Alt zemine otopark yapmışlar, ne de güzel yapmışlar. Hiç bir sıkıntı çekmeden arabayı park ettik ve keyiflice Açıkhavanın yolunu tuttuk. Yerleştik. Işıklar kapandı ve konser başladı. Erol Evgin konseri tek kelime ile muhteşemdi. Bilmediğimiz çok az parça vardı, hemen hemen hepsine bağıra bağıra eşlik ettik. Arka panelde gösterilen filmleri izledik, arka arkaya konulan fotoğraflara baktık. Fıkralar dinleyip bol bol güldük, anlatılan hikayeler ile kah hüzünlendik kah sevindik. Her yönü ile her bir duyumuza hitap edilmiş bir konserdi. Bizimle nasıl bütünleşti inanamazsınız. Hani sanki konsere değil de büyük bir evin bahçesine gelmişsiniz de onunla muhabbet ediyormuşsunuz gibiydi. Konserin bir anında, Erol Evgin Aldım başımı gidiyorum adlı şarkısını söylerken, eşim ben gidip sahnede kendisini kutlayacağım dedi. Şaka gibi ya. Ben de boş bulunup yapamazsın dedim. Demez olaydım. Meğer kendisi de bu gaz cümlesini beklermiş. Sen kalk ve sahneye doğru kararlı adımlarla inmeye başla. Şarkının bitimiyle sahneye çıkıp kutladı da. Yok artık Lebron James diye bağırmak istedim o an. Bir yandan da koruma görevlileri onu kesin alacaklar sorunu nasıl çözerim onu düşünüyordum. Eşimle bir şeyler yapmak hep çok keyiflidir çünkü onun ne yapacağı, kiminle dalaşacağı, kime kafa tutacağı ve başını nasıl bir şekilde derde sokacağı hiç belli değildir. Çok şükür bu sefer Erol Evgin’in anlayışı sayesinde sorunsuz bitti. Sahne tozunu ve ışıklarını yakından gördükten sonra eşimin iyice kafası karıştı ve bizim oturduğumuz yeri bulamadı. O ana kadar kimsenin görmemesi için yerine iyice gömülmüş olan ben, ister istemez herkesin dikkatini fazlasıyla çekerek eşime yerimizin nerede olduğunu göstermeye çalıştım. Yerine gelince teşekkür edip, özür dileyeceğine resmimizi çektin mi demez mi? Ben de hiç bir erkek, eşinin Erol Evgin bile olsa, bir erkeği öperken fotoğraflamak istemez dedim ve konu kapandı. O gece çok eğlendik. Yalnız Erol Evgin’in konser sonunda tetkikler ve tahliller iyi olursa, seneye tekrar burada görüşürüz demesi bütün morallerimizi alt üst etti. Umarım çok iyidir ve yalnızca kontrol amaçlı olarak bunları yaptırıyordur. Onun daha nice konserlerini izlemek çok isterim. Uzun bir süre İstanbul Gayrettepe’de bir otelde sahne almış ve ben gitmeyi hiç düşünmemiştim. Salaklık etmişim. Bir kere gitsem kesin nerede olsa onu takip ederdim, o kadar eğlenceli ve güzel bir konser oldu bizler için.

Ertesi gün aynı coşku ve istekle yolumuzu tuttuk. Arabayı yine aynı yere park ettik ve yerimizi aldık. İlk parça Puccini'nin Turandot operasının belki de en ünlü aryası olan Nessun Dorma idi. Fena değildi ama bir şeyler eksik gibiydi. Yıllarca bu sesi dinlemiş biri olarak söylüyorum sonrasında da söylediği tek bir parçayı bile beğenmedim. Kötü söyledi. Arya söylemek demek bağırmak demek değildir. Bizimkisi bağırdı durdu, adeta şarkıları döverek söyledi. Kaç arya da gözlerimin yaşardığı bilen ben, konser sırasında bir kere bile duygulanmadım. Erol Evgin ne kadar bizimle bir bütünlük sağladıysa Ferhat Göçer bir o kadar mesafe koydu. Erol Evgin’in canları olan bizler Ferhat Göçer için Harbiyesi idik. Haydi eller havaya Harbiye! Tüm konser sırasınca protokol ile konuştu durdu. Ama nasıl konuşma, nasıl bir yağ çekme, nasıl bir neyse işte anladınız siz ne demek istediğimi. Her bir şarkı arasında ayrı ayrı protokolde bulunan birilerini poh pohladı durdu. Yok şu adam böyle büyük bir adam, yok bu adam söyle yardımsever, yok böyle vizyoner ... Bir ara iyice abartı ve taverna tadında ....hanımlar da burdalarmış, bu ne şıklık gibisinden sözlere başladı. Vıcık vıcık bir üsluptu, onun adına ben utandım. Tam bir protokol konseriydi anlayacağınız. Eminim Hıncal Uluç konser hakkında çok iyi şeyler yazacaktır, sürekli poh pohlandı durdu. Bana göre ise teknik açıdan konser çok kötü idi, seyirci ile kaynaşma açısından ise bence rezaletti. Daha da kötüsü üyesi hatta yöneticisi olduğu derneğin yaptığı bir yardımı gözümüzün taaa içine kadar sokmasıydı.  Yapılanları anlattırdı, kocaman sembolik bir karton çeki de yanında tuttu durdu. Hadi kendisi bilmiyor, hiç mi kimse ona yardımın reklamın yapılmayacağını, yapılırsa çok çiğ kaçacağını söylemedi. Sağ elin verdiğini sol elin görmesin atasözünü hiç mi duymadı ömrü boyunca? Hadi peki içi içine sığmadı ve bir şekilde bu yardımı yaptığını, organizasyonunda görev aldığını paylaşmak istedi ki bunu yapmasının bence bir bahanesi olamaz, neden her bir kişiye başka neler yaptınız, anlatın anlatın yaptıklarımız bilinsin gibisinden zorlamalarda bulundu inanın anlayamadım. Zamanında onu bu kadar izleyen, takip eden, seven bir kişi olarak onun için çok ama çok üzüldüm ve adına utandım. Tarzı ve üslubu da çok kötü idi. Nasıl anlatsam bir hazmetme sıkıntısı var gibiydi. Zamanında çok ezildiğinden muhtemelen olsa gerek ezmeye çalışır tavırlardaydı. Belki heyecandandır diye ümit ediyorum ama arkasında yer alan ekibe davranışları küçümser ve çoğu kere emreder bir havadaydı.  Erol Evgin ne kadar aşmış görünüyorsa bizimkisi o kadar sinir bozucu ve kaba görünüyordu. Arkasındaki ekibe ama söz yok. Bence muhteşem bir müzik yaptılar. Bizimkisi ise çakma il maestro pozlarında oldukça yapmacık ve bir o kadar da oraya ait değilmiş gibiydi. Onu izlemeye gelen bu kadar insana bence ayıp etti. Ben büyük konuşmayayım ama onu izlemeye bir daha gitmem. Yolu açık olsun. Umarım zamanla çok daha samimi olmayı öğrenir. Eğer tüm bunları yalnızca heyecandan yapmışsa ki olabilir, bence o zaman göz önünde bulunan biri olarak daha profesyonel bir davranış sergilemeli(ydi), kendi bunu beceremiyorsa bir uzmandan yardım almalı(ydı) diye düşünüyorum.

Nereden nereye ... Nikah gününden, elin adamının dedikodusuna. İki ayrı gün, iki ayrı konser, tek bir usta  tadında bir yazı yazmak istemiştim ortaya bu çıktı. Umarım beğenmişsinizdir. Bu arada belki de uzunca bir aradan sonra gittiğimizden olsa gerek Açıkhava’da konsere gitmek bir hayli keyifliydi. Özlemişim, özlemişiz. Umarım daha nicelerine hep beraber ailece gidebiliriz. Bizler kendi adımıza anı kesemize anı toplamaya devam ediyoruz. Daha nicelerini dileyerek aranızdan şimdilik ayrılıyorum.

Sevgi ve saygılarımla,