Bu Blogda Ara

25 Ekim 2010 Pazartesi

5 dakikalık şarkı ...

Hani bazen bir müzik alıp götürür ya insanı çok eskilere, eski güzel günlere, yıllar geçse bile unutulmayacak günlere, hani içine o anda hoş bir ürperti, bir heyacan dolar ya sanki tekrar o günleri yaşayacağını sanarak ve asla o günleri tekrar yaşayamayacağını anlarsın ya şarkının bitiminde. Benim hikayemde aslında bunun üzerine kurulmuş durumda. Yaşanan güzel günlerin sonunda, o günlere bir daha geri dönülemeyecek olmanın verdiği isyan üzerine.

Yalnızca 5 dakika süren bir şarkıya ayları sığdırabilmek, gözünden akan yaşlarla beraber zordur. Hatırlanan her bir anı, her bir söz, üzerinden yıllar geçmiş olsa bile unutulmayan, belleğine kazınmış olan bakış bu beş dakikalık şarkı süresince bir ok olur saplanıverir kalbinin o en ulaşılmayan, sırlarla dolu köşesine.

Hayal alemine girmen, geçmişi tekrar yaşaman daha şarkının ilk notasıyla başlar. Gerçek yoktur artık. Çevrende olan insanlar artık birer eşya olmuşlardır ve sen tek başına bambaşka bir dünyadasındır artık. Yalnızca sen ve hayallerin, anıların. Şarkıyı aslında dinlediğin bile yoktur. Onun görevi seni bu dünyaya sokmaktır ve orda tutmak çaldığı sürece. Her bir notayla o mutluluk dolu dünyaya daha da dalarsın sonunu düşünmeden. Ayrıntılar hatırlamaya başlarsın, o gülüşü hem de nasıl tatlı nasıl içten, nasıl ona özgü olan gülümsemeyi, o tepkiyi, o kızmayı, o kavgayı, o öpmeyi, o tek ve yarım kırılgan sevişmeyi… Seni seviyorum demesini hatırlarsın bunu çok sık yapmamış olsa da. Yüzünde hafif ama buruk bir gülümseme beliriverir, sonra acıyı hissedersin bedeninin derinliklerinde o gülümsemenin hemen ardından, çünkü o kelimeler ile zor ifade edilen, o mucizevi gün çok gerilerde kalmıştır ve bir daha asla yaşanmayacaktır. Ellerinin soğumaya başladığını, gözünün sulanmaya başladığını hissedersin bu arada hayalinde o resim ise hep devam etmektedir. 

Şarkı 5 dakikadır ama sen o sırada ayları, haftaları, saatleri hatta anları yaşamaya başlarsın. Ağzın kuruyuverir bir anda, yutkunmakta zorluk çekmeye başlarsın. Boğazın düğümleniverir adeta. Bir an kurtulmak istersin, hatta kapatmak şarkıyı ama yapamassın, elin uzanmak istese de beyninden aldığı emirle kalbin izin vermez buna. Uçurumdan atlayan ve havadayken pişman olmuş bir insan gibisindir artık. Yapacak bir şeyin yoktur artık. Tek farkın sarkıyı geri alarak sonunu geciktirmek olabilir o kadar. Sonunda şarkı bitecek ve sen yine gerçeğe geri döneceksindir. Yaşanan, ve bugün yalnızca birer anı olan o günler geride kalmıştır senin için kabullenmek hiç mi hiç kolay olmasa da.

Beraber film seyrettiğiniz o an gelir aklına birden, hani onun evinde o Pazar gününde, hani sen geç kalmıştın ve kendini affettirmek için sokaklarda o filmi aramıştın ve dev bir orduya karşı tek başına zafer kazanmış gibi hissetmiştin bulduğunda. Birden o film sırasında ilk olarak ona sarıldığını hatta ellerini avuçlarının içine aldığını hatırlarsın, filmin hiç ama hiç bitmesini istemediğini ama sana inat çok ta çabuk bittiğini hatırladığın gibi.

İlk tanışmanızın nasıl da tesadüf eseri olduğunu hatırlarsın ve aramaya çalıştığı çocuğa karşı minnettarlık duyarsın içinden şarkının ikinci bölümünde. O kadar numara  içersinde nasıl kaderlerinizin kesiştiğini, ona doğru ilerlediğini ve o ilk sözlerini hatırlarsın artık yanaklarına kadar inen gözyaşları içersinde. Artık ne o ne de öyle bir gece olacaktı hayatında, yaşanmıştı ve artık sona ermişti. Geri dönüş yoktu. Gözyaşlarını silersin ve şarkıyı geriye sararsın çünkü bitmesini istemessin, geçmiş seni beklemektedir ve ondan ayrılmak hiç de kolay değildir.

Sürekli olarak aklına gülümsemesi gelir, ne kadar da güzel gülerdi. Ne kadar üzüntülü de olsan karşılık verirdin o gülümsemeye, kim vermeyebilirdiki. Gözünün tam içine bakardı, ve gülerdi tüm içtenliği ile. Sana bu şekilde kaç kere gülmüştü acaba diye düşünmeden edemessin.

Şarkının sözlerine dikkat edersin birden nasılda senin durumuna uymaktadır. Herbir söz seni, onu , sizi anlatmaktadır adeta. Ya seni derinden etkileyen melodi o bile tam uymuştu senin hikayene. Yılların grubunun yıllarca önce yaptığı şarkı şimdi anlamlıydı senin için. Kimbilir kaç kere dinlemiştin öncesinde ama işte şimdi seni etkilemekteydi. Sıra senindi artık. Sözleride senin olmuştu, melodiside senin olmuştu, söyleyen bile sanki seni düşünerekten söylüyordu her bir kelimeyi.

Artık istediğin zaman onu göremeyeceksin, elini tutamayacaksın, ve belkide onunla bir daha asla film seyredemeyeceksin. Sana gülmeyecek bir daha ve seni sevdiğini belki artık ancak hayallerinde söyleyebilecek. Geniş caddelerde yağmur altında yürüyüp, sıcak birer kahve içerken ısınmanız belki bir daha hiç yaşanmayacak hayatında. Likörü içerken suratını ekşitecek ama boğazına iyi geldiğini her defasında söyleyecek biri de olmayacak hayatında.

Şarkıda seni her zaman seveceğim diyor sahi sen sevebilecek misin? Arada bu kadar milimetreler, bu kadar saniyeler, bu kadar su birikintileri varken sevmeye devam edebilecek misin? Şarkıdaki adam seveceğim diyor ya sen? ya o? ya ben?

Şarkıdaki duyguların melodi ile birlikte pik yaptığı yerde geldi aklıma ayrılış günü. O güneyi tercih etti ben ise kuzeyi. O batıda kalırken ben doğuya geri döndüm. Güneş doğudan yükselir derler bizim sevgimiz ise batıdan doğdu, doğudan battı. Önce dayanamayıp ben ağlamıştım kapının önünde. O ise bir önceki akşam az uyumanın verdiği surat asıklığı ile olayı daha bir kabullenir görünmekteydi. Gece boyunca ellerimizin ayrılmadığı bir dönem çok kısa bile sürmüş olsa sona eriyordu işte. Karnını ovup, ona mesaj yapacağım ve kaçamak öpücükler konduracağım bir gece artık olmayacaktı hayatımda. Pek konuşmuyordum çünkü konuşamıyordum. Tek kelime bile yeterliydi boşalmam için. İçime ağlamayı tercih ediyordum ama işte benim içim bu kadar göz yaşını almak için yeterli gelmemişti. Havaalanında iki anons bir biri ardı sıra yapıldı. Bir tanesi kuzeye bir tanesi güneye. O arkadaşlık anonsununu tercih ederken ben kıpırdayamayıp kaldım kendi anonsumda. Oysa orta çok güzeldi, ortada beraberdik, ortada mutluluk vardı, ortada dans vardı-hiç etmemiş olsakta-, ortada aşk vardı sevgi vardı. Ortada kalmak zordu ve bizde kalamadık.  Taksi geldi ve ben eve gittim.

Artık şarkı bitmeli acı çekiyorum …  Ağlamaya başlamamla bana sarıldı ve o da bıraktı gözyaşlarını o herzaman gülümsemenin yakıştığı güzel suratına. Hissedebiliyordum onu son kez öpüyordum, son kez sarılıyordum, bırakmak istemiyor içime sokmak istiyordum. Güçlü olmalıydım ama olamamıştım o güneye ben kuzeye giderken …

Şarkının sonuna doğru artık özlemin doruklarındasındır artık. Telefon etmek, mektup yazmak istersin, eve gidince ilk işim resimine tekrar bakacağım dersin içinden ve belkide resimlere bu 5 dakikalık şarkıyı dinlerken bakacağım diye söz bile verirsin kendine. Ama bunların hiç birini yapmassın eve gidince. Soğuk ve yamurlu  bir sonbahar gününde eve doğru giderken Aralık ayında onunla denize girmenin hayalini kurduğunuzu düşünürsün tebessümle ve bir daha Aralık ayında denize girip girmeyeceğini bilmeden. Şarkı ne kadar uzun sürerse sürsün bitecektir ve sen yine gerçek hayata geri döneceksindir hiç istemesende.

Televizyon seyredip, yemek yiyeceksindir. Kitap okuyup, arkadaşlarınla buluşacaksın. Uzun bir süre o beş dakikalık şarkıyı da dinlemeyeceksin. Onu unutmaya, düşünmemeye çalışacaksın kalbindeki yerinin değişmeyeceğini bile bile. Beyninle hareket edeceksin sana öğretmiş oldukları gibi. Duygularını hep arkaya atacaksın, kabulleneceksin geleceğini. Doğru olanı yaptım diyeceksin içinde herzaman uhte kalacağını bile bile. Onu unuttum, maceraya atılmadım, başardım dediğin anda aslında yenilmiş olduğunu anlayacaksın. Sıradan olacaksın. Aşkı için dağ delen insanların masallarda yaşağdığına inanan insanlardan farkın olmadığını, devirdiğin içki kadehlerine bakarken gözyaşları içersinde anlayacaksın. Yenildiğini anlayacaksın bu hayatta beyninin bu kadar  keyif içersinde yaşamasına izin verdiğin ve kalbini gözü yaşlı bıraktığın için.

Sevmek mücadele etmekti, inat etmekti, karşı çıkmaktı. Sen korkakların kaybedeceğini çabuk unuttun. Kolaya kaçmış olduğun gerçeğini, şarkıyı kapattığında unutuvereceksin. Görevlerini eksiksiz olarak yapmanın verdiği yalancı tatmin ile uykuya dalacaksın akşam onu aklına getirmemeye çalışaraktan.

Şarkı bitti. Tam 4 dakika 55 saniye sürdü …

Zaten hepimiz birer küçük yaratıcılar ve takip ediciler değil miyiz?

Antonio Lucio Vivaldi, barok çağının en büyük kemancı ve bestecilerinden biri. 1600’lerin sonlarına doğru - bence herkesin en azından bir kere görmesi gerektiğine inandığım masalsı bir rüya  şehir - Venedik'te doğdu. Babası geçimini önceleri berberlik yaparak sağlamış sonrasında ya berberlikte bir gelecek görememiş olmasından (bu arada ben de saçlarımı bir kere Venedik’te kestirmiştim ve hiç memnun kalmamıştım) ya da içinde ki müzik aşkına ve sahip olduğu yeteneğe daha fazla direnememiş olmasından bu mesleği bırakarak başarılı bir kemancı olmuştu. Hatta Vivaldi, ilk müzik eğitimini babasından aldığı söylenmektedir. Vivaldi ise kariyerine babası gibi berber olmak yerine papaz olarak başladı. Bu ulvi mesleğe ek olarak da Ospedale della Pietà adındaki bir kızlar yetimhanesine keman öğretmeni oldu ve daha sonraki yaşamının hemen hemen tümünü burada geçirdi. Buradaki görevi yetim ya da sakat kızlara keman çalmayı öğretmek ve onlara konserlerde seslendirmeleri için her ay iki konçerto yazmaktı.

Vivaldi’nin besteciliğindeki yaratıcılık ve çeşitlilik inanılmaz boyutta olmuştur. 94 opera yapıtı olduğu rivayet edilir ancak bugüne kadar sadece 19 tanesi bilinmektedir. 500 kadar konçerto yazdığı sanılmaktadır. Vivaldi 1700’lerin ortasında bir yaz günü ölmüş ve hemen aynı gün kimsesizler mezarlığına gömülmüştür.
Vivaldi'nin adı yüzyılımıza dek pek tanınmadı. Ancak 1920'den sonra yapılan araştırmalar sonucunda Vivaldi'nin yüzlerce eseri gün ışığına çıkmaya başladı. 1960'lara gelindiğinde Vivaldi özellikle "Dört Mevsim"i ile dünyanın en büyük bestecilerinden biri olarak kabul edilmeye başlandı.

Vivaldi hayallerini ve düşüncelerini müzikle birleştirmiş, düşünce ve hayallerini notalara çevirmiş bir dahidir. En ünlü eseri sayılan Op.8 içerisindeki Dört Mevsim konçertosunda mevsimler kendi özellikleri ile anlatılmıştır. Vivaldi'nin bu muhteşem eseri uzun yıllar sonra Beethoven'a da ilham kaynağı olmuş ve Pastoral Senfoni bu şekilde ortaya çıkmıştır.


Dört Mevsim'de mevsimlerin her biri, kendi özellikleriyle resimlenir. Keman solo ve yaylı çalgılar orkestrasının yer aldığı on iki konçertodan ilk dördünde her bölüm üç küçük bölmeye ayrılır ve kendi içinde bir konçerto biçimini tamamlar.

Blog yazmaya karar verdiğim anda aklıma gelen ilk şey işte bu besteci ve bu eseri oldu. İçimde beslediğim korku ile sevgi sürekli birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışmakta ve davranışlarım bu ikilinin münferit zaferlerine bağlı olmaktadır. Bu mücadele sırasında ruh halim sürekli değişim göstermektedir, aynı yıl içersinde süreklilik ve çeşitlilik gösteren mevsimler gibi ve aynı 4 mevsimde yer alan küçük bölmeler gibi. Herbir olay birbirinden bağımsız birer konçerto gibi farklı olabilmekte aynı mevsimler gibi ve aynı konçertodaki 3’lü bölümler gibi. İşte bu nedenle duygu ve düşüncelerimi paylaşacağım bu sayfalar için 4 Mevsim metaforunu kullandım ve  kişiselleştirerek “İçimdeki 4 mevsim” dedim.

Ben bir köşe yazarı değilim. Söz konusu bu blog da bir günlük olmayacak. Sanırım burada bugün başlayarak yapmak istediğim şey, kendimle yüzleşmek. Bir nevi kişisel bir SWOT analizi yapmak. Bazen beni endişelendiren ya da sevindirien en azından düşündüren bir olayı ya da bir haberi yazacağım ve kendime göre tarihe bir not düşeceğim bazen yazmış olduğum hikayerden bir tanesini sizlerle ve kendimle paylaşacağım. Ne kadar başarılı olacağımı ve ne kadar sürdürebileceğimi ben de bilemiyorum ama deneyeceğim. Ben bu sayfanın hem yaratıcısı ve hem de takip edeni olacağım.

Zaten hepimiz birer küçük yaratıcılar ve takip ediciler değil miyiz?